Her beşer, ruhunu bir nakış gibi işlemekle mükellef olduğu bu meydanda, bazen kendi nefsinin karanlığında kaybolur. Oysa tasavvuf aşkı, bir kaçış değil, bilakis o karanlığın tam kalbine, yani derûnî derinliğin merkezine yürümektir. İnsan, kendi ‘ben’liğini bir engel olarak değil, aşılması gereken bir eşik olarak gördüğünde; ruh, bedenin dar kalıplarından kurtulup mananın sınırsız iklimine açılır. İşte o vakit, sahib-el meydan olmak; meydanı fethedecek bir güç aramak değil, kendi içindeki ‘öz’ü meydan yerine indirmektir.

Modern çağın dişlileri arasında, insanın kendi hakikatini duyabilmesi, bir kod yığınının içindeki gizli bir parametreyi aramak kadar çetindir. Bugün, Lafiz‘in satır aralarında sıklıkla sorguladığımız o ‘hız çağı’, insanın ruhunu zahirin parlak ışıklarıyla körleştiriyor. Dijital bir gürültüde, bildirim sesleriyle bölünmüş bir zihin; kendi iç sesini, o ‘bâtınî’ fısıltıyı nasıl işitsin? Oysa gerçek meydan, ekranların ardındaki sanal boşluklar değil; insanın bizzat kendi ruhunun derinlikleridir.

Bu meydan, sadece bir varlık alanı değil, aynı zamanda insanın kendi hakikatine giden en çetin yokuştur. Zahirde görünen hayat, kalabalıkların birbirine çarptığı bir gürültüden ibaretken; bâtında, yani o derûnî sessizlikte, ruhun kendi kendine fısıldadığı kadim bir öğreti vardır. Nefis, bu meydanda karşımıza çıkan en zorlu rakip değil, aslında aynadaki suretimizdir. Biz, o sureti yok etmeye çalıştıkça meydanın tozuna bulanır; oysa sureti kabullenip ardındaki ‘mana’ya odaklandığımızda, karanlık yerini yavaş yavaş bir idrak şafağına bırakır.

İnsan, bu dünyada kendine biçilen ‘kisve’ ile sadece bir rolü oynamaz; aynı zamanda o rolün içindeki senaryoyu da yeniden yazar. Tasavvufi aşk; aklın, mantığın ve günlük kaygıların ötesine geçerek, o ‘derûnî’ olana dokunma çabasıdır. Ruhun bedene ağır geldiği anlar, aslında bir uyanışın habercisidir. İnsan, sınırlarını genişlettikçe, bedenin dar kalıpları ruhun genişliği karşısında erimeye başlar. Bu bir yok oluş değil, bilakis hakikate doğru bir genişlemedir.

Sahib-el meydan olmanın hakikati, meydanın ortasında dimdik durabilmekte değil; meydanın her köşesine, kendi ruhunun zarafetinden ve mananın derinliğinden bir iz bırakabilmektedir. Öyle ki, kişi artık kendi nefsinin karanlığından korkmaz olur; çünkü bilir ki her karanlık, içinde sakladığı bir nurun gölgesidir. Ruh, bedenin kafesinden çıktığında artık bir yerlere ait olmak zorunda değildir; o artık meydanın ta kendisi, meydanı kuşatan sonsuzluk ve sahib-el meydan olmanın getirdiği o sessiz, derin huzurdur.