TDK sözlüğünü açtığınızda karşınıza iki tanım çıkar: Biri arı duru bir temizliği anlatır, diğeri ise “uzak tutulanı, uzağı…” Biz bugün, o ikinci anlamın kuytusunda konaklayacağız. Çünkü hayat, bazen en çok yakın olmak istediklerinizi en uzağa savuran, uzak durmak istediklerinizi ise nefesiniz kadar yakınınızda tutan o garip adaletsizliğin adıdır.

Böyle anlarda, kalbinizin ritmiyle değil, kulaklarınızda çınlayan o eski şarkılarla yürürsünüz yolları. Sıla’nın o puslu sesi ve Ercan Saatçi’nin ruhu titreten dokunuşuyla yankılanır boşlukta:

“Yarınlar yok gibi, güneş hiç doğmayacak… O gitti ah gitti, bir daha hiç dönmeyecek. Ah yandım ben Allah’ım, buna can dayanmaz. Al onu, getir geri; bir daha hiç vermeyeyim. Al onu, ver bana geri.”

O geri gelir mi? Bu sorunun cevabı meçhul bir uçurumdur. Onu son bir kez daha görebilir misiniz? Belki bir rüyada, belki tozlu bir fotoğraf karesinde… Ama bu şarkıyı o hüzünlü yorumla dinlerken bu satırları okursanız, kelimelerin arasından sızan o ince sızıyı iliklerinizde hissedebilirsiniz.

Bazen bir köyün mutlak sessizliğini, o sağıltıcı huzuru dinlemek istersiniz. Tam o sırada yolun sağından aniden beliren bir traktör sesi irkiltir sizi. Şehrin beton omuzlarından, stresin gri renginden kaçıp geçtiğiniz yolları hafızanıza kazırken; o traktör sesi o muazzam ahengi bozar mı dersiniz? Hayır, bozamaz. Çünkü o gürültünün ardında bile, karşınızdaki apartman dairelerinin kirli ve ruhsuz camları yerine; yeşilin binbir tonuyla bezenmiş dağlar, dilsiz taşlar ve masum bakışlı hayvanlar vardır.

İnsanlardan kaçıp onlara sığınırsınız. Çünkü onlar size cevap vermez, sizi yargılamaz, sizi yaralamaz. Duymak istediklerinizi bir kediye fısıldadığınızda, size sadece bir “miyav” ile karşılık verir. O tek heceli cevapta dünyaları bulursunuz; çünkü ne var ne yoksa dökülebilirsiniz o dilsiz dosta. İçinizdeki fırtınayı anlatırken sözünüzün kesilmeyeceğini bilmenin o huzurlu teslimiyeti…

Oysa bir insanın cümleleri ne kadar değerlidir, değil mi? Ama bir o kadar da tehlikeli. Ne zaman başlayacağını seçemediğiniz o büyük hikâyelerin, hiç ummadığınız bir anda, bir camın kırılması gibi “çıt” diye bitişine şahitlik edersiniz. Her şeyin bittiği o an, TDK’nın o ikinci anlamı gelip oturur başucunuza: Uzak.

Artık ne güneşin doğuşu aynıdır, ne de yarınların bir anlamı vardır. Geriye sadece o dilsiz doğa, bir kedinin tesellisi ve kulaklarda hiç bitmeyen o şarkı kalır:

“Al onu, ver bana geri…”


Yazıda bahsettiğiniz o eşsiz yorumu buradan dinleyebilirsiniz:

https://music.youtube.com/watch?v=W837buAPAs4