Yağmurların yağdığı bir akşamda bir büyük yalnızlığın içinden buram buram gelen kara bulutlar, sanki gökyüzünün içindeki tüm o söylenmemiş, düğüm olmuş cümleleri kusar gibiydi. Herkes sığınacak bir yer arayıp o kara bulutlardan kaçarken, insan bazen tuhaf bir arzuyla, o kasvetin tam merkezine, o kara deliğe çekilmek ister. Sanki orada, dipsiz bir kuyunun sessizliğinde, dünyevi gürültüden arınmış, çıkışı olmayan, zamanın bile durduğu o sonsuz yollarda kaybolmak bir kurtuluştur. Ama hayatın acımasız bir zamanlaması vardır; tam o teslimiyet anında fırtına, gök gürültüsüyle birlikte en sert tokadını yüzünüze çarpar. O an anlarsınız ki; sığınak aradığınız yer aslında cehennemin ta kendisidir.

Kalbinin, dünyanın tüm güzelliklerine açıkken sadece size kör olduğunu bilerek yaşamak; işte o, yalnızlığın en soluksuz, en havasız halidir. Ciğerlerinize dolan her nefes, biraz daha eksik, biraz daha ağır. Bazenler çoğalıyor; hayatı sadece “bazen” kelimesinin içine sığdırıp, o klişenin ardına saklanarak geçirdiğim vakitler artık kendi gölgemden bile ağır geliyor. Uzaktan yakından, hiçbir haritasında benim adımın geçmediği, varış noktasında zaten hiçbir şeyin beklemediği, imkansız bir sona doğru koşan bir maraton koşucusu gibiyim.

Ayaklarım yorulmuyor, zihnim yoruluyor; çünkü biliyorum, vardığım yer aslında başladığım o ilk kara bulutun altı. O sona koşarken, rüzgar saçlarınıza çarptıkça yüzünüzde biriken o soğuk nemin, aslında kendi gözyaşlarınız mı yoksa gökyüzünün hüznü mü olduğunu ayırt edemiyorsunuz. Sessizlik, odanın içinde birikip mobilyaların üzerine bir toz tabakası gibi çöktüğünde; insanın kendine itiraf edemediği gerçek, bir çığlık gibi duvarlara çarpıyor: Bazı sonlar, yolun sonunda değil, yolun en başında, bir insanın gözlerine ilk baktığınız o “an”da zaten yazılmıştı. Biz sadece, kaçınılmaz olan o finali, bir tiyatro sahnesinde ezberimizi bozmadan oynuyoruz. Perdenin kapanacağını bile bile, ışıkların bizi terk edeceği o anı bekleyerek, kendimizi bu kör, sağır ve dilsiz yalnızlığın içinde büyütüyoruz.

Bu, belki de bir sona koşmak değil; başladığın o kara deliğin etrafında, yörüngesini asla terk edemeyen, ışığını yitirmiş bir gezegenin son çırpınışları gibi kendi etrafında dönüp durmaktır.