Sana, ona, bize aşk olsun diye uğraştığımız gecelerin ve günlerin; bir kahve molasında, bardağın dibinde kalan son yudumla bittiğini ikimiz de bilemezdik. Suyun taşacağını kimse söylemedi. Ama öğrendik. Kötü bir deneyimle öğrendik.

Kışın geldiğini, gökyüzünün karamsarlığını üstümüze giydiğimizde anladık. Renklerimiz solarken, hayat bir anda kötüleşti. Karın hafiften attığını sadece Instagram’dan gören bizle, bir şarkı klibinde bateri zilinde kar gören bir çocuk arasında kaldı İstanbul. Sokaklar karanlıkla tanıştı. Biz de.

Müzeyyen’in gezdiği yerlerden geçtik.
Tophane’den, İtalyan Yokuşu’ndan.
Her seferinde gözlerimiz Müzeyyen’i aradı.
Bulamadık.

Belki de hiç gelmedi.
Belki Müzeyyen hep aranan bir duyguydu, bulunan bir insan değil.

Bu yazı Müzeyyen’e,
Müzeyyen’i yazan Arif’e
ve hepsinin babası olan İlhami Algör’e ithaf edilmiştir.
Kabul buyurunuz.

İlk kitabı neredeyse her ay yeniden okurken, ikinci kitapta Müzeyyen’in anlatılışına takıldık. Gelir mi gelmez mi, söylemeyelim. Okuyun. Ama şunu bilin: Bazı insanlar gibi Müzeyyen ve Arif de o kadar gerçek dışıydı ki, biz hayatımızda eksik olan her şeyi onlarda aradık.

Filmi düşünmeyin.
Sadece kitabı düşünün.
Belki son sahneyi hatırlamıyorsanız bile, kitabın bir yerinde kalbinizde kalan cümleyi mutlaka hatırlarsınız.

Arif’i sevdik çünkü o bizdik.
Yanlış zamanlarda doğru insanları seven, doğru cümleleri hep geç kuran Arif.
İstanbul’u yürüyerek tüketen, bir yokuşu çıkarken kalbini orada bırakan Arif.

Müzeyyen gelmedi çünkü bazı kadınlar gelmez.
Yazılır.
Bazı aşklar yaşanmaz.
Anlatılır.
Bazı hikâyeler mutlu bitsin diye değil, eksik kalsın diye vardır.

Sayın İlhami Algör,
Bu girdiğimiz duygu bizi bitiriyor.
“Albayım bizi evlendir” diye bağırmak isterken
“Albayım bizi buradan alın” demeyi sizden öğrendik.