08.20’ye kurulan alarmlar, hayatın en sert köşelerini biraz olsun yumuşatmak için atılan küçük adımlar. 20 miligramlık o minik tabletler, ne büyük mucizeler yaratıyor ne de omuzlarındaki dünyayı tek başına kaldırıyor. Sadece fırtınanın sesini biraz kısıyor; gök gürültüsünü tamamen yok etmese de, en azından içerideki yankısını susturuyor. İnsan bazen her şeyin bir reçeteyle, bir hapla, bir doğru hamleyle çözüleceğini sanıyor. Hayal kırıklığı kapıyı çalınca, imkansızın peşinden koşmaktan yorulunca, o hapın her şeyi onaracak sihirli bir değnek olmasını diliyor. Oysa bildiğimiz tek gerçek var: Hiçbir ilaç, kırılan heveslerin yerine yenisini koymuyor; sadece daha az ağlamanı, belki de acıyı biraz daha sessiz çekmeni sağlıyor.
Bazen bazı yazılar gözlerinizi doldurur ya hani; o “biri dokunsa ağlayacak gibiyim” halinin tam karşılığında durursunuz. İçinizde bir yerlerde, yılların birikimiyle örülmüş bir duvar var sanki. O duvara ne zaman bir tuğla daha eklense, insan “Artık taşamayacağım” diyor. Boncukları diziyorsunuz, tespih taneleri gibi günleri sayıyorsunuz; ama o boncuklar bazen ne kalbinizdeki sızıyı dindiriyor ne de sorularınıza cevap oluyor. Çünkü insan, en çok kendi kendine yabancılaşmaktan korkuyor. Kendi sesini unutmaktan, aynaya baktığında tanıdık bir sima bulamamaktan ürküyor.
Bir yokuşu çıkarken harcanan kan, ter ve gözyaşı… Hayatın bize öğrettiği en büyük yalanlardan biri de bu değil mi zaten? Hep bir zafere ulaşmak zorundaymışız gibi hissettiriyorlar. “Çalış, sabret, tırman; zirveye ulaştığında her şey güzel olacak” diyorlar. Oysa o dik yokuşu çıkarken insan yolda neyi geride bıraktığına bakmıyor. Kimi gençliğini bırakıyor, kimi neşesini, kimi de en saf inancını. Zirveye varıyorsunuz, evet; ayaklarınızın altında adeta dünya seriliyor, zafer çelengini boynunuza takıyorlar. Peki ya sonra? Zirve rüzgarlı olur, bunu kimse söylemez. O tepede yapayalnız kaldığınızda, o kanlı ve terli ellerinizle kazandığınız zaferin kime ait olduğunu sorguluyorsunuz.
Belki de asıl mesele zirveye ulaşmak değil, o yokuşun ortasında soluklanmayı bilmektir. Bazen durmak gerekir. İlla zafer kazanmak, illa haklı çıkmak, illa her şeyi kusursuz bir şekilde sırtlamak zorunda değilsiniz. Yorulduysanız oturun. Ağlamak istiyorsanız ağlayın; bırakın o gözyaşları içimizdeki kireçlenmiş acıları akıtıp götürsün. Bazı şeyler yanlış olsa bile yaşanır.
Çünkü insan, ancak kırıklarıyla barıştığı gün insan oluyor. İlaçlar sabahları saati saatine içilse de, hayatın dikiş tutmaz yerlerini ancak insanın kendi şefkati onarabilir. O yüzden ne o yokuşu çıkmak için kendinizi paralayın ne de her şeyi çözmek zorunda hissedin. Bazen sadece “bugün de böyle geçti” diyebilmek, hayata verilebilecek en büyük cevaptır.