
Boş, unutulmuş arazilerin, kimsenin basmaya tenezzül etmediği ücra köşelerin çiçeğidir deve dikeni. Kimse ona su vermez, kimse toprağını havalandırmaz. O, terk edilmişliğin ortasında, varoluşun o soğuk ve çorak gerçeğiyle baş başa kalır.
Dikenleri bir tercih değildir aslında; dünyaya karşı örülmüş çaresiz bir duvar, bir savunma mekanizmasıdır. İnsanların ona yaklaşmasından, o zehirli temaslarından duyulan derin bir korkunun dışa vurumudur. O keskin uçlar, kimseye zarar vermek için değil, kimsenin ona daha fazla yara verememesi için vardır. Yanılgı da buradadır zaten; dışarıdan bakıldığında etrafına dehşet saçan bu hırçın bitki, içeride dipsiz bir kederi ve yalnızlığı taşır.
En tepesinde açan o mor-eflatun çiçek ise, melankolinin en saf, en acı verici tasviridir. Yumuşak ve narindir ama ona dokunmak kanamaktır. Tıpkı hayata tutunmaya çalışan ama her temasında daha çok örselenen, kırılgan ruhlar gibidir. O renk, neşenin değil, derin bir hüznün ve tükenmişliğin rengidir. Güneşin altında bile gölgede kalmış, unutulmaya yüz tutmuş bir vedadır.
Issızlığın ortasında, kimsesizliğin soğukluğunda yapayalnız büyür. Ne rüzgar sesini duyan vardır ne de o dikenlerin arkasındaki çaresizliği gören. Deve dikeni, sevilmeyi beklemeden, sadece acının toprağında kök salarak var olmaya mahkum edilmiştir. Hayatın en karanlık, en dipsiz kuyularında tek başına kalmış, etrafına duvarlar örmüş ama içindeki o ince, kanayan sızıyı bir türlü susturamamış olanların çiçeğidir.

