Sizin hiç ablanız oldu mu? Benim de olmadı, ne tesadüf. Ablalık neydi a dostlar! Ablalık sevgiydi, emekti… Kadir abi de ölmüş, Allah rahmet eylesin. Neyse, ablalığın yanında en güzel yanı da kardeşliktir. Bazen öyle bir an olur ki, altı aydır tanıdığınız insan; bir bakışı, bir hareketi ile sizi bir yerden bir yere götürür.

İnsan, en çok da kendine yabancılaştığında anlıyor kardeşliğin o kadim sığınağını. Kadir abinin nasırlı elleriyle tuttuğu o çay bardağındaki buhar, aslında bir ömrün tükenişinin beyaz dumanıydı. Oysa kardeşlik, işte tam da o dumanın ardında saklanan, adı konulmamış o yemin değil miydi? İstanbul’un puslu sabahlarında, galata’nın soğuk taşlarında yankılanan ayak seslerimiz, aslında kendi yalnızlığımızdan kaçışımızın bir provasıymış meğer.

Belki de bir ablanın şefkatli eli başımızda olsaydı, hayatın bu kadar hoyrat yüzüyle karşılaşmadan büyüyecektik. Ama olmadı. Belki de bu yüzden, her tanıştığımız insanda, hiç sahip olmadığımız o ‘koruyucu’ ruhu aradık. O altı aylık dost, belki de çocukluğumda kurduğum o hayali ablanın, kaderin cilvesiyle karşıma çıkarılmış bir yansımasıydı. Kim bilir, belki de hepimiz, aslında hiç yaşamamış bir hayatın yasını tutan kardeşleriz.