Takvim yaprakları insanı kandırmakta ustadır; zamanın akıp gittiğini sessizce fısıldar, biz ise sadece büyük dönemeçlerde sesin sahibini fark ederiz. Bugün, o sesin en berrak yankılandığı yerdeyim. Otuzuncu basamaktayım.
Yirmili yaşlar, hayatın gürültülü bir taslağı gibidir. Her sayfasında bir acele, her satırında dünyaya kendini kanıtlama çabası vardır. İnsan o yıllarda kelimeleri hınçla seçer, cümleleri hızlı kurar; kalbinin atışını bastıracak kadar gürültülü yaşar her şeyi. Hatalar birer kriz, kayıplar dünyanı sonu gibi gelir. Oysa zamanla anlıyorsun ki o gürültü, sadece ruhun kendi sesini ararken çıkardığı patırtıdan ibaretmiş.
Otuz, bir yaş almaktan ziyade, insanın kendi iç sesine kavuştuğu anın mühhrü. Artık her şeyi bilmek zorunda olmadığını, bilmemenin de bir konfor, hatta bir özgürlük olduğunu fark ediyorsun. Hayatın sana sunduklarından çok, senin hayata bıraktıkların anlam kazanıyor. Fazlalıklar dökülüyor; yorucu insanlar, bitmeyen yarışlar, anlamsız tahammüller geride kalıyor. Elde kalansa demlenmiş bir zihin, sadeleşmiş bir dünya ve daha rafine bir bakış.
Bir yazar için kelimeler nasıl zamanla kıvamını bulur, ham cümleler törpülenip en saf haline gelirse, insan ömrü de böyledir. Otuz, işte o ilk ham taslağın bitti, asıl hikayenin kaleme alınmaya başladığı yerdir. Sayfalar artık daha sakin çevriliyor, mürekkep kağıda daha emin damlıyor. Çünkü insan anlıyor ki; mühim olan çok şey yazmak değil, cümlenin altını hak ederek çizmektir.
Bugünden geriye baktığımda, ne yitirilen yıllara bir hayıflanma ne de geleceğe duyulan o sabırsız korku var. Sadece kalemi elinde tutmanın verdiği o sessiz, sakin ve demlenmiş bir güven duygusu eşlik ediyor bu yeni yaşa. Bu sefer bana ilham veren bir şeye yazı yazmak, ya da diğer yazar arkadaşlarımın yazılarına katkı sunmak yerine yeni yaşımı yazmak istedim. Haydi bakalım otuzlara bi bakalım nasılmış :).