Kimselerin bir meyve misali çırılçıplak, çiğ bir cüretle dişlemeye yanaşmadığı; lakin kaynayan her tencerenin gizli kahramanı, kış ayazında bedenimizin yegâne kalkanı olan o kadim rayiha… Herkesin kokusundan imtina ettiği ancak damağının zerk olduğu o müstesna lezzet.
“Şimdi geçelim tarifimize” diyerek ehlileştirmek isterdik bu satırları. Üç su bardağı su, iki kaşık salça… meyanında sıradanlaşmayı, bir tencere yemeğinin rehavetine kapılmayı dilerdik. Fakat ne diyoruz yahu biz? Aklın sınırlarında, kelimelerin tılsımında iyice pervane olduk belli ki! Yemek tarifleri dediğiniz, dijital çağın seküler telaşıdır; açın yan sekmede o meşhur siteleri, ne pişirecekseniz kopsun kıyameti mutfağınızda. Bizim derdimiz mutfağın simyası değil, kelimelerin kimyasıdır.
Ruhumuz çekildiğinde burnumuza tutulup bizi hayata döndüren, yahut bir yoğurt kâsesinin beyaz denizinde, görünmeden kokusuyla izini sürdüğümüz o efsunlu dişler… Meğer toprağın bu haşin mahsulü, tenimizin uçlarına, o narin tırnaklarımıza da şifa imiş. Onları bir zırh gibi sarıp sarmalar, zamanın ve telaşın yıpratıcılığına karşı direncini artırırmış.
Öyle fısıldadılar kulağımıza. Biz de Lafız erbabıyız dedik; her nesnenin, her nefesin bir harfi, bir kelâmı vardır bizde. Gerekirse bembeyaz sayfalarımız bir pazar tezgâhına; soğanla, biberle, sarımsakla dolup taşan bir zerzevatçı dükkânına dönüşür; yine de yazarız. Yazmak bizim ezelden alın yazımız. Sonra tartar, kiloyla satarız ürettiğimiz bu kelimeleri gök kubbede. Fakat korkmayın; bu kelimelerin bedeli bizim yanağımızdan süzülen yaşlarla, takvimlerden devrilen yaşlarımızla çoktan ödendi. Sizden tek bir akçe dahi talep etmeyiz. Zira bizde bu işler ezelden “tanıdık işi”dir, gönül bağıdır.
Sahi, sorarım size: Siz hiç bir kadının, rengârenk ojelerin o parlak, o sahte vaatlerini elinin tersiyle itip de tırnaklarına usulca, o genzi yakan sarımsağı sürdüğünü gördünüz mü? Biz görmedik. Görmedik çünkü o kadın, başkaları görsün diye değil, kendi acısının keskinliğini başka bir keskinlikle bastırabilmek için yapar bunu. Ojelerin parıltısı, ruhundaki o karanlık boşluğu örtmeye yetmezken; o sarımsağın kokusu, tırnaklarına değil, aslında yarım kalmışlıklarına, unutulmuşluklarına siner.
Bu, bir güzellik ritüeli değil; bir haykırışın, bir sinir boşalmasının arkaik, sessiz ayinidir. Tırnaklarını o efsunlu dişle ovarken, aslında birilerini, bir şeyleri kazıyıp atmaya çalışır. Modern zamanların o sentetik kozmetik rafları, kadının içindeki bu öfkeyi yatıştırmaya yetmez. O, kokusundan çekindiği o keskin iksiri, kendi elleriyle tırnaklarına bir zırh gibi kuşanır; sanki o keskinlikle dünyaya, o anki öfkesine, o hiç dinmeyen sızısına karşı bir kalkan oluşturur.
Biz mi? Biz sadece duyduklarımızın, hissettiklerimizin ve o kadının parmak uçlarından damlayan öfkenin suretini çizeriz bu satırlara. Cildiniz şifa bulur belki ama ruhunuzdaki o derin, o karanlık sızıya hiçbir merhem çare olmaz. Kelimelerimiz belki tebessümle değil, bir iç çekişle dokunur kalbinize.

