Kapkara bir nokta. Bir karanlığın içinden çıkan aydınlığın tamamının yanlış olması kadar kara değil tabii. Ay ışığının eşsiz ışıltısını kopyalayan güneş, gökyüzünde upuzun bir gölge gibi uzanıyordu. Bir kaynağı, bir varoluş sebebi yoktu bu ışığın; sadece geceden çaldıklarını cömertçe harcayan mağrur bir müsrifti.

O kapkara noktanın içine doğru baktım. Işığın bittiği yer değildi orası, aksine her şeyin henüz başlamadığı o mutlak sessizlikti. İnsan her şeyden kaçabilirdi; şehirden, seslerden, üzerindeki o yorucu parıltıdan… Ama o noktadan, kendi içine açılan o dipsiz kör kuyudan kaçamazdı. Güneş ne kadar güçlü vurursa vursun, o noktanın sınırlarından içeri tek bir hüzme bile sızamıyordu. Orası, dokunulmamış ve teslim olmamış tek yer olarak kalıyordu.

Zaman geçtikçe ışık çekildi, gölgeler asıl sahiplerine, yani karanlığa geri döndü. Taklit edilen ne varsa yavaşça silindi ve geriye sadece o ilk baştaki pürüzsüz parça kaldı.

Çünkü her şey söndüğünde ve geride hiçbir parıltı kalmadığında, insanı ayakta tutan şey üzerine vuran ışıklar değil, o kapkara noktanın içindeki derin, sarsılmaz merkezdi. Şimdi o merkez genişliyor, dışarıdaki tüm gürültüyü ve parlaklığı yavaşça içine çekiyor. Sadece izliyorum; kendi karanlığına bürünen evrenin o kusursuz, pürüzsüz sessizliğini.