Belki de hepimizin, hayatın o en koyu ve en duygusal boşluklarında kaybolduğu anlarda, arkasından böyle bir uğurlama töreni hayal ettiği zamanlar olmuştur. Hani öyle musalla taşına sessiz sedasız yatıp, sıradan bir gidişi kabul edemeyecek kadar genç ve deli akan bir kan taşıyoruz damarlarımızda… Eninde sonunda biz de o taşın soğukluğuna emanet edeceğiz kendimizi elbet; ama giderken arkamızda biraz renk, biraz hayata meydan okuyan bir neşe bırakalım, değil mi? Millet arkamızdan öldüğümüzde bile o renkli gidişimizi konuşsun.

Ben o meşhur Fethiye sahillerini değil, Datça’nın o sarp ve mağrur yalnızlığını tercih ediyorum. Oradan hatıra kalmış bir bez parçası bile yeter bana; arkamda kalacak ne varsa, yeter ki o Datça esintisinin temasını taşısın, gerisi hiç fark etmez.

Bazen hayatın tam ortasında, iki uçurum arasında bir ikilemde kaldığında, zihnindeki o büyük sinir harbine denk gelen düşünceler yüzünden mantıklı kararlar veremezsin. Bazen de upuzun, bitmek bilmeyen bir yolda arabayla geçerken, sırf bir istasyondan benzin alırken bile aklına düşen o kişi, o şey ya da radyoda akıp giden bir şarkının sözleri, beyninden kıvrıla kıvrıla gelip kalbinde bıraktığı o derin iz kadar eşlik eder sana.

Bazı izler vardır ki, ömründe sadece bir kez kazınır kalbine ve ne yapsan bir daha hiç gitmez. Gitmesi için, birinin gitmesi gerekir ama fiziken bir ayrılıktan bahsetmiyorum, büsbütün yok olmasından bahsediyorum. Oysa bazı yok oluşlar sadece bir saniye sürer, bazıları ise hiç bitmeyecekmiş kadar uzun ve acımasız bir zamana yayılır.

Şimdilerde senin, benim, onların ve daha nicelerinin hayatlarını önümüze seren o sosyal canavar, her an bize sahte bir neşe ile gerçek bir hüznü aynı anda aşılıyor. Her dakika elimizden bir an olsun bırakmadığımız o telefon ekranlarından süzülen bu satırlar, şimdi hanginizin kalbine dokunur, kimin içini titretir bilinmez… Bizim gitmesini istediklerimizin kalbine ulaşıyor mu, orası zaten büyük bir meçhul.