Lilith geldi hanımmm, fal bakarım, torat açarım, aman ne de güzel bir sarı saçlı kızcağız varmış burda ver bakayım el falına kızçem.
Biliyorsunuz ben(lilith) trakya kızıyım. Hıdırellez var bizim burda. Herkese göre gelenek bizde bayram, çalgı, mangal, içki öyle bişiler.
Bugun öyle bir şenliğin içine daldım. Dilek dilenir vs. ama bu kötü hayatta bize onlar bile ters teper diye dilemedim. Neyse ben bugun o büyük alanda böyle bi nasıl diyeyim size diyemedim o kadar kücük işte.
Saçları uçusan, gülerek sallanan rüzgarın ciğerlerine doldurduğu huzurla sanki o da uçuyormuş gibi bir küçük kız gördüm.
O kadar küçüktü ama taşıdığı neşe o büyük alanı doldurmaya yetiyordu işte. O rüzgarla uçan saçlarının arasından bana bir anlığına baktı; gözlerinde hiçbir korku, hiçbir kaygı yoktu. Sadece o anın, o kahkahanın içinde var olmanın verdiği saf özgürlük vardı.
Etrafa bakıp “kötü enerji” diye çekinen onca insanın aksine, o kız çocuğu aslında Hıdırellez’in gerçek ruhuydu. O kağıtlara yazılan dileklerden çok daha fazlasını yaşıyordu; çünkü o, dileğin bizzat kendisiydi. Ne geçmişin yükü vardı omuzlarında ne de geleceğin endişesi… Sadece rüzgarla gelen o tazelik.
Bir an duraksadı, elindeki küçük mendili göğe doğru savurdu. Mendil rüzgarla bir kuş gibi süzülürken arkasından bağırdı: “Güle güle git, neşe getir!”
İşte o an anladım ki; biz yetişkinler ateşin üstünden atlayıp, toprağa bir şeyler gömerek mucize beklerken, o küçük kız o mucizenin içinde çoktan dans ediyordu. Ciğerlerine dolan o huzur sadece rüzgar değildi; o, hayatın ta kendisiydi.
