Hayat bazen o kadar gürültülü ki, insanın kendi sesini duyabilmesi için sağır edici bir sessizliğe, yani kendine sığınmaya ihtiyacı oluyor. Hani o meşhur “h” vurgusundaki gibi; nefesin kesildiği değil, tam aksine derin bir iç çekişle dışarıya bırakıldığı o an… “Beniiiiiii, benimleeeeee, bırakkkkkkh!”

Bu haykırış, sadece bir yalnızlık talebi değil; maNga’nın o eşsiz tınısıyla, depresyonun kıyısında yürüyüp de denize düşmemek için direnenlerin ortak marşıdır. Bir yanımız dünyaya karışmak isterken, diğer yanımızın perdeleri sıkıca kapatma arzusu arasındaki o tekinsiz boşluk…

Asıl trajedi ise paylaştıkça çoğaldığımızı sanırken, her şeyimizi verdiğimizde elimizde kalan o koca sıfırdır. Siz bütün dünyayı avuçlarına bıraktığınızda, size kendinizden başka bir şey kalmıyor. Ama asıl ironi tam burada başlıyor: Her şey bittiğinde, her şey gittiğinde; size yine sadece “siz” kalıyorsunuz. Kendi içimizde kurduğumuz bu döngü, bizi hem mahkum ediyor hem de özgürleştiriyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi; bitmek bilmeyen, başı sonuna eklenmiş devasa bir paradoks.

Şimdi biraz “Dünyadan Uzak”, ama kendimize en yakın durduğumuz o kuytudayız. Sakilere de inceden bir selam gönderip, kadehimizi bu bitmek bilmeyen döngüye, bu şifalı yalnızlığa kaldırıyoruz. Çok yorulduğumuzda biraz kendinizle kalmak iyidir.

Çünkü bazen en büyük kalabalık, insanın aynadaki aksidir.

Ve bazen en dürüst cevap, ruhun o derinlerden gelen çığlığındadır:

Beni Benimle Bırak.